"Enter"a basıp içeriğe geçin

Çılgın proje ile gelen çevre felaketi Aral Gölü!

Yakın tarihin gördüğü, insan eliyle gelen en büyük çevre felaketinin adı Aral. ‘En büyük’ olduğunu söylemek abartı değil, çünkü tarih kitaplarında adını sıkça duyduğumuz,insanların uğruna savaştığı, “küçük cennet” olarak bilinen bölgenin haritası bu felaket sonucu tamamen değişti.

Toprak yapısı, yer şekilleri ve iklimiyle birlikte Aral’ın uğradığı acı akıbeti bilen çok az insan var bugün. Geriye dönüşün neredeyse imkansız olduğu bu yıkımı durdurmak için çaba sarf edenlerin sayısı ise çok daha az.
En başından almak gerekirse; 50 yıl öncesine kadar Orta Asya’nın bağrına karabasan gibi çöken Karakum ve Kızılkum çöllerini yararak bölgeye hayat veren Siri Derya ve Amu Derya nehirlerinin onbinlerce yılda ilmek ilmek örerek meydana getirdiği gölün adıdır Aral.
Dünyanın en büyük 4. kapalı havzasıdır, bu nedenle göldür ancak taşıdığı heybet sebebiyle bir çokları için ‘deniz’dir. Zira Marmara denizinin yüzölçümünün yaklaşık 7 katı büyüklüğündedir.

Aral’a hayat veren Siri Derya ve Amu Derya nehirlerinin taşıdığı bol oksijenli, alüvyonlu ve yüksek debili sular nedeniyle gölde canlılık ve eko zenginlik ortalama bir göle oranla 6 kat daha fazladır. Gölün kuzeyi tatlı suya sahipken, güney bölümü tuzludur.
Bu durum göldeki balık ve diğer canlıların türünü daha da artırmaktadır. Sahip olduğu bu zenginlik sebebiyle Aral gölü çevresi ve onu besleyen Siri Derya ile Amu Derya nehirleri tarih boyunca daima uğruna savaş verilen bereketli topraklar olmuştur.
II. Dünya Savaşında Sovyetler’de yaşanan kıtlık dahi gölden avlanan ve adeta tükenmek bilmeyen balıklar sayesinde aşılmıştır. Savaşta Almanlar tarafından Karadeniz başta olmak üzere tüm denizleri abluka altına alınan Sovyetlerin balık avlayabildiği tek saha Aral gölü’dür.

Bu zor zamanda cömertliğini esirgemeyen Aral’dan gelen balıklar sayesinde bütün Sovyet ülkesi ayakta kalabilmiş ve savaşı kazanmıştır.
Çevresinde yer alan balık işleme fabrikalarında çalışanlar ve balıkçılar savaş sonrası Sovyet yönetimi tarafından Sovyet üstün hizmet madalyası ile ödüllendirilmiştir. Ancak kıtlığın üstesinden gelen balıkçılar değil, gölün kendisidir.
Sovyet yönetimi bunun farkında olmadığı için çok büyük bir nankörlükle gölün hayat damarları olan Siri Derya ile Amu Derya nehirlerini 1960’larda kesmiş ve felaket sürecini başlatmıştır.

Süreç şöyle gelişir; 1960’lara gelindiğinde pamuk üretimi çok kısıtlı olan Sovyetler, bu önemli sanayi hammaddesinin eksikliği sebebiyle batı karşısında tutunmakta zorlanır. Ülkenin büyük kısmı buzul ve tundralarla kaplı olması sebebiyle pamuk üretimine elverişli alan çok dardır.
Maveraünnehir denilen sıcak ve kurak bölge bunun için uygun olsa da, sulama yetersizliği sebebiyle pamuk ekimi mümkün olmaz. Stalin’in aldığı 1956 tarihli bir kararla bu sorunun üstesinden gelindiği düşünülür.
Bu karara göre Siri Derya ve Amu Derya nehirleri üzerinde 20’ye yakın sulama barajı inşa edilecek ve bölgenin su sorunu çözülerek pamuk hasadı hız kazanacaktır. Stalin’in bu projesi 1960’larda çok büyük sevinç ve övgüyle karşılanır.

İnsanların hararetle alkışladığı bu “çılgın” proje sayesinde Sovyetler yeterince pamuk üretebilecek ve batı’ya karşı kora kor mücadele edebilecektir. Düşünüldüğü gibi de olur, 1970’lerin ortasında Amu Derya’nın suladığı Özbekistan toprakları adeta pamuk cenneti haline dönüşür.
Özbekistan sadece 10 yıl içinde en fazla pamuk üreten 3 ülkeden biri haline gelir. Üretilen pamuk hem Sovyet sanayisine can verir, hem de ihraç edilerek ülkeye gelir sağlar.
Bütün bunlar olurken kendi köşesinde atar damarları kesilmiş halde bulunan Aral’ı kimse umursamaz. Bu devasa su kütlesinin birkaç sulama kanalı yüzünden zarar görebileceği kimsenin aklına gelmemiştir çünkü.
Ancak 1970’lerden itibaren göl bu ekolojik sabotaja cevap verir ve her geçen gün biraz daha çekilmeye başlar. Yıllar içinde Sovyetler’in pamuk hasadı artarken, Aral’ın sınırları daralır. 1960’da 75.000 km2 olan göl sadece 20 yıl içinde yarı oranında küçülmüştür.

Bu süre zarfında gölün tuzlu suyla kaplı güney bölümü kuruduğu için balık çeşitliliği de yarı oranında azalır. Sonraki 20 yılda Sovyetler yıkılır ve göl kıyısında yer alan Kazakistan ve Özbekistan bu acı kaderle başbaşa kalırlar.
2000 Yılına gelindiğinde gölün tabii sınırları 1/40 oranında küçülmüş ve ekosistemdeki canlılık tamamen yok olmuştur. Zira kuruyan sularının geride bıraktığı tuz ve mineraller nedeniyle havzada tuzluluk oranı Kızıldeniz’in 3 katına çıkmıştır.
Bu nedenle balık türleri yok olurken, göl yüzeyinde oluşan “Aral çölü” toksit maddeler ve zararlı kimyasallarla kaplanır. Çöl rüzgarlarıyla havaya karışan bu zararlı maddeler yüzünden bölgede kalıtsal hastalıklar ve kanser vakalarında patlama görülür.

Bugün, bir zamanlar son derece popüler olan ve göç toplayan göl çevresi müthiş bir hızla göç vermektedir. Şuan Aral gölü, bir zamanlar hayat verdiği Karakum ve Kızılkum çöllerinin hemen yanında ‘Aralkum’ çölü olarak uzanmakta ve malesef çevresine zehir saçmakta.

Bu Konu, Allen McAllister‏ @JasonMcAteer7Kullanıcı adıyla paylaşımlar yapan, bir Twitter hesabının, paylaşımlarından derlenerek oluşturulmuştur…

İlk Yorum Sizden Gelsin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir