Yada Taşı

Çok eski devirlerden kalan yaygın bir inanca göre: “Türklerin atalarına göklerden gelen büyülü bir taş armağan edilmiştir. Bu taş her devirde Türk Kamlarının ve büyük Türk komutanlarının ellerinde bulunmuştur.” (1) Ve yine bu inanca göre günümüzde hâlâ bu taşın önde gelen Kamların ellerinde bulundukları iddia edilmektedir.

Bu anlatılanların sadece bir inançtan ya da söylentilerden ibaret olmadığını binlerce yıl öncesine ait eski Çin Tarihi Kayıtları da teyit etmektedir.

Eskiden Türklerin elinde bu tür bir taşın (Yada Taşı) bulunduğuna dair çok sayıda tarihi kayıt vardır. Çin kaynakları tarafından tutulan bu kayıtlarda, Türklerin bu taşla istedikleri zaman yağmur veya kar yağdırabildikleri uzun uzun anlatılmaktadır.

Atalarımızın istedikleri zaman yağmur, kar, dolu yağdırabildikleri, yel estirip hatta fırtına çıkartabildiklerine dair ilk tarihi belgede şunlar kayıtlıdır:

Türklerin büyük ataları Hunların Kuzeyinde bulunan So sülalesinden idi.Oymağın başbuğu Ananbu idi. Bunlar yetmiş kardeş idi. Birincisi dişi kurttan türemiş olup adı İçjini-nişibu idi. İçjini-nişibu tabiatüstü özelliklere sahipti. Yağmur yağdırıp fırtına çıkartabilirdi.(2)

Yine aynı Çin kaynaklarında 449 yılında meydana gelen bir savaş anlatılırken konuyla ilgili satırlara rastlıyoruz:

Önceleri Kuzey hunların idaresinde bulunan yüceban ahalisinde öyle kâhinler vardır ki, Cücenler’in saldırışlarına karşı durduklarında çok şiddetli yağmur yağdırdılar, fırtına çıkarttılar. Cücenler’in onda üçü sellerde boğuldu, soğuktan kırıldı.

İslâm kaynaklarında Türklerin bir zamanlar ellerinde bulundukları taş: yağmur taşı anlamına gelen ”hacer-ül Matar” ya da “seng-i Cede” olarak isimlendirilmiştir. İslâm kaynaklarında anlatılanlara baktığımızda, Türklerin bu büyülü taşıyla Müslümanların da yakından ilgilendiklerin görüyoruz.
İslâm tarihçilerinden İbn-ül Fakih’in kayıtlarında, Halife Ma’mun’un bu gizemli taş hakkında araştırma yapması için Nuh b. Esed’i vazifelendirdiği anlatılmaktadır.

Nuh b. Esed Türkler arasında yaptığı incelemeler sonucunda Halifeye, söz konusu haberlerin doğru olduğunu fakat olayın nasıl meydana geldiğini anlayamadığını bildirmiştir.

İbn-ül Fakih tarihi kayıtlarında, Horasan emiri İsmail b. Ahmet’in Ebul Abbas’a anlattıklarına da yer vermiştir:

Yirmi bin kişi ile Türklere karşı savaşa çıktım. Karşımıza baştan ayağa kadar silahlı altmış bin türk vardı. Bunlardan bir kısmı bizim yanimiza geldi. Bunlar bize Türklerin iri dolu yağdıracaklarını söylediler. Bizde onlara “Sizin kalbinizden sövgü hâlâ çıkıp gitmemiştir, böyle işleri hiç bir insan yapamaz” dedik. Onlar: “Biz haber veriyoruz, sizi uyariyoruz, onların tayin ettikleri vakit yarın seherdir ama siz daha iyi bilirsiniz” dediler. Sabah oldu. Korkunç bulutlar bizim üzerimizi kapladı. Herkes korktu. Müthiş dolu yağdı.
……..

Eski Türk Mitolojisini oluşturan çeşitli efsanelerde de bu taştan söz edilir. Hatta bu taşın nasıl kullanıldığı da kısmen açıklanır…
Bir örnek olması bakımından Er Gökçe Destanı’ndan konumuzla ilgili bir bölüm aktaralım:

… Yanındaki adamlar susadı. Er Kosay’a susuzluktan şikayet ettiler. Er Kosay, uzun kulaklı sarı atının altından ‘Cay Taşı’nı çekip çıkarttı. Salladı, salladı yere koydu. Havadan yağmur yağdı. Yağmur suyunu içtiler.

Abdülkadir İnan “Eski Türk dini Tarihi” adlı kitabında “El-Lügat’ün Neviyye” isimli eski bir lügatta “Yada Taşı” hakkında şöyle bir açıklamanın yapılmış olduğunu yazar:

Yağmur boncuğu derler bir nesnedir ki, ona kurban kanı sürülmekle yağmur yağar.

Bu gizemli taşla ilgili elimizde tüm bilgileri yan yana getirdiğimizde, onun kullanım metotları olarak taşın su içine konulduğunu, suyun üzerine asıldığını, birbirine sürtüldüğünü ve ya taşın sağa sola hareket ettirilerek sallandığını görüyoruz.

Bu konuda günümüze kadar gelen Farsça bir şiir “Yada Taşı”nın kullanılmasıyla ilgili önemli çağrışımlar vermektedir. Türkçe çevirisiyle aktarıyorum:

Bicimi bir taştır ki, her ne kadar zaman ona dua edilse göğü yarar ve çokça bulut ve yağmur getirir, bu iş Türkler arasında yaygındır (3)

Bu anlatımlardan taşın çalışma prensibiyle, düşünce enerjisinin onu yönlendirmesi arasında çok sıkı bir bağ olduğu anlaşılıyor. Demek ki, düşüncelerle yönlendirilebilen bir maddesel özelliği olan bir taşla karşı karşıya bulunmaktayız.

Bu taşın en son hangi tarihe kadar kullanıldığı tam olarak bilinmiyor ama bu taştan Osmanlıların da haberdar olduklarını yine tarihi belgelerden anlıyoruz.
Şâban Şifaî’nin IV. Mehmet’e yazdığı “Risâle-i şifâiyye fi beyâni enva-i ahcar” isimli eserinin 14 sayfası bu taşla ilgili önemli anlatımlar içerir.
Özetle aktarıyorum:

Hiç bulut olmadığı halde Yada Taşı ile yapılan işlemde iki saat sonra bulutlar gökyüzünde görülmeye başlar ve ardından bereketli yağmurlar yağar. Ne kadar gerekiyorsa ihtiyaç olunan kadarıyla yağmuru yağdırmak Yadacının hünerine bağlıdır.
Taşlar farklı renklere sahip olabilmektedir. Genellikle siyaha çalan toprak renginden olup üzerinde kırmızı noktalar vardır. Beyaz olup üzerlerinde kırmızı noktalar olanlara da rastlanmıştır. Büyüklükleri bir kuş yumurtası kadardır.

Kaşgarlı Mahmut’un verdiği bilgilerle, bu anlatımlar büyük bir paralellik gösterir. Kaşgarlı Mahmut söz konusu taşın iki türlü olduğunu ve bazı yörelerde birine “Örünk Kaş” diğerine ise “Kara Kaş” denildiğinden söz eder. Örünk sözcüğünün Doğu Türk Lehçesi’nde ak anlamına geldiğini de hatırlattıktan sonra özetimizi sürdürelim…

Dolu afetinde tarlaları korumak için taş yüksekçe bir yere asılır ve ona dokunulmaz. Onu ancak bu işin gizemini bilen Yadacılar kullanabilir.
Taşların birbirlerine sürtülmesi ve bir tas suyun içine taşın atılması ile bu işlemler uygulanır. Ancak bu işlemleri gizemi bilen kimselerin (Yadacılar’ın) yapması gerekir. Aksi takdirde arzu edilen sonuca ulaşılmaz. Taşı suya atmak yeterli değildir.

Bu anlatımlar da taşın kullanımı ile ilgili yukarıdaki tespitlerimizi doğrular niteliktedir. Ayrıca bu taşın sadece kullanım metodunu bilenlerin elinde işe yaradığını anlatması da önemlidir.

Şimdi bu taşın gerekli metotlara uyulmadan kullanıldığında ne tür sonuçlan beraberinde getireceğini gösteren; 13. Yüzyıl’da yaşanan ve tarihi kayıtlara geçen bir olayı sizlerle paylaşmak istiyorum: (4)

Velaşgerd önüne gelince yöredeki halk bize, şiddetli sıcak, kuraklık ve hayvanları rahatsız eden sineklerden çok şikayet ettiklerini bildirdiler. Bunun üzerine taşlarla yağmur yağdırmaya karar verildi. Töreni bizzat Sultan idare ediyordu.

“İlk başta ben buna inanmıyordum. Fakat sonradan bunun birçok tecrübelerle gerçek olduğuna gözlerimle tanik oldum.” diyen S.A. Nesevi olayın gelişimini şöyle anlatmaya sürdürüyor:

Bu kez de geceli gündüzlü, ardı arkası kesilmeden yağan yağmurdan halk yakinmaya başladı. Yağmur büyüsü yapıldığına halk pişman oldu. O kadar çok yağmur yağdı ki, her yan çamur ve bataklığa döndü. Sultan’ın çadırına bile girilmez oldu. Yağmur dinmek bilmiyordu. Sel ne var yoksa her şeyi mahvetti. Bir ara sütninesinin Sultan’a şunları söylediğini işittim:

“Sen bir hüdâvent alemsin…. Fakat yağmur yağdırmakta değil… Çünkü böyle bir tufan çıkartmakla hata ettin… Senin yerinde başka birisi olsaydı bunu yapmazdı, sadece elverecek kadar yağdırırdı”

Bu tür taşların yanlış kullanımının ne tür sonuçlar doğuracağını göstermesi bakımından yukarıdaki tarihi kayıtlar son derece önemlidir. Kaldı ki, bu taşların Atlantis’te kullanılanların küçük birer örnekleri olduğu düşünülecek olursa, Atlantis’teki bu tür taşlardan oluşan devasa enerji merkezlerinin negatif alandaki kullanımının, nasıl büyük bir doğal afetler zincirine neden olduğu sanırım daha iyi anlaşılacaktır.

Dipce: Kaynak Ergün Candan